Prag ve İstanbul - Aşiyan’a uzanan ve son bulan bir yolculuk. Yazarlarımın mezarlarına yolculuk. Franz’dan Tezer’e sonra bana.
Bazen parkta kendi asan çocukları izlemeyi severim.
Her gece insandan kaçmanın en güzel yolu olduğunu Sartre’ın gözlüklerini silme estetiğinden öğrendim. Kulaklarımızda bir konçertonun, kanatacak notalarıyla oturmak ve sigara yakmamayı kapitalizmin bir göstergesi olduğuna inandığım zamanlardan öğrendim. Salıncakların aslında rüzgar tarafından sallandığını fark edeli uzun zaman olduğundan her şeyden sıkılmaya başladım. Oyun kafası olmayan insanların gerçek dünyasında nasıl bir mizantropik bir etkide bulunuyordum, Tanrı gerçekten de mizantrop değil mi diye espri bile yapmayı kendimden alamıyordum. Telefonumun uzun zamandır olmaması ve insanları silmenin aslında simülatif dünyanın nimetlerinden kaçmak olduğunu öğrendim. Başarı yozlaşmaktan geçtiği bu dönemde, nasıl bir haz ile kendimi geleceğe sürükleyeceğim ve birkaç yüzyıl sonra Homerostan nefret eden birinin tüm tarihi değiştireceğini bekleyeceğim ki, artık tapınak yakacak bir Herostratosumuz da yok, ancak din ve tüketim toplumunda kendini yakan adamları izlemenin verdiği reklamcı mantığımız var.
Bu parka intihar edenlerden başkaları uğramaz, mesela birkaç gün önce bir çocuğu salıncakta sallandırdılar. Sebebini uydurmaya başladım tabi, bence parasızlık dedim ama çocuklar hırsızlık yapmamayı ahlaksızlık sayacak yaşta değiller diye vazgeçtim, bir çocuğun kendini öldürmesini anlayabilmişliğim olabilir ama iki yaşındaki bir çocuğun kendini yok etmesinin altında sadece, çocuk aklı demek de ne kadar aptalca değil mi? Evet, babasının sevgisinin aşırılığını salıncak demirlerinde sonlandıran bir çocuk için, yaşının büyük olması ve psik-anal-atik bir dönemde Freudyen bakan bir babanın Fallik döneminde çocuğuna karşı duyduğu karşılıksız sevgiyi -ki ebeveynler hiçbir zaman karşılıksız sevmezler - yansıtması bir suç olduğunun farkında olmayıp ve bir de otorite yanlısı ise çocuğu buna ses çıkarmayacaktır sonrasında sadece bir küçük anı gibi kalacaktır. Beni de taciz ettiklerinde bunun aslında sıradan bir haz duygusu olduğunu düşündüm. Sadece üzerimde sürtünen bir deri parçasına bir gösterge yüklediğimiz için neden suç olsun ki diye düşündüm, o zamanlar materyalist değildim sanırım. Şimdi ise önümde sallanan, boğazları kırmızılaşmış, gözleri kan çanağı olan ve babanın cinsel iktidarını sonlandırmak için kendini salıncağın ipleriyle sonsuz oyuna katan çocukların ayak parmakları neden hala sıcak olur bilmem. Önümde iki çocuk kendini asmış, sigara kağıdı yiyen adam çocuklara selam veriyor, ben onlara bakarak ne düşündüklerini kurguluyorum, belediye parklarda intihar etmek tehlikeli ve yasaktır yazıyor ve hayat tekrar devam ediyor, bu yüzden bazen parkta sallanan çocukları seyredip, eve gidince iyi ki çocukluğumu yaşamadığıma seviniyorum.
Bazen parkta oynayan çocukları izlemek isterim.
Gözlerini kapattığı anda ağlamaya çalışmasının nedenini kendine hep sormak istedim, bir an içinde insanın aklına bir şey gelir ve bu tetikleme vücuttaki başka bir organa baskı yapar ve duygusal bir değişim sağlar, hava yeterince soğuk ve bedenin yeterince deforma olmuşsa ağlaman biraz zorlanır. Baktığında gözlerini bir filtrenin arkasından gördüğün bir insanla mutlaka mutsuz olacaksındır. Bağdaş kurmasındaki ve saçını önüne atmasıyla birlikte pek çok korunma yolunu seçmiş ve bir insanın ait olmadığı bir yerden gitmesinin emredilmesini yaşamışsındır. En önemli duygulardan biri aidiyet, toplumuna ait olmak, evine ait olmak, var olduğun bir yer, kedine ait bir odaya ait olman gerekir, bunların hiçbiri yoksa, derinden bir yalnızlıktan ötesi seni kaplar, saygıdan yoksunluk! Git buradan dediklerinde emeklerinden bahsetmen kadar aptalcası yoktur, gözyaşını da devreye soktuğunda oradan gitmen kaçılmazdır. Bu yüzden intihar etmez miyiz? Ben etmedim. Parkta çocukları izlemeye gittim, hepsinin eğlenceyle attıkları çığlıkları kafamın içinde kadın çığlıkları olarak değiştirdim ve arkasından salıncakta sallanan çocuğun dişlerinin ne kadar beyaz ve can acıtıcı olduğunu fark ettim. Takılıp düşmelerinin arasındaki mutluluğu gün geçtikçe kaybettiklerine şahit olmak ayrı bir acıydı, bir kurşunum olsa birinin kafasına sıkardım, en güzel, en annesinin ilgisiyle boğulan bir kız çocuğunun tam kafasına bastırırdım ve silahın kokusunu ona geçtiğinde bana tebessüm ederdi ya da ağlardı ama yine de çığlık atardı, orası bir insanı delirtir, çocuklar insanların varlığını bilmeden büyümelerine o kadar özeniyorum ki. Hem kimsesiz hem de herkes tarafından benimsemiş bir özerklik, özgürlüğün değişik bir tipi, sonra düşündüm de o parkta, insanın bir başka kimseyi öldürmesi ahlaksızlık, en doğrusu kendi çocuğunu öldürmek, biri bulursun, evlenirsin, var olursun, arkasından o ritüelden sonra bir varlık dünyaya gelir, bu varlığın tüm yaşamsal koşullarını sağlamak zorundasındır ama anne karnında çocuk öldürmek ne günahtır ne de suç, nefes almayan her şeyi öldürebilirsiniz, peki nefes aldığını unutanları? Çocuklar güzel tebessümlerle güneşin sonlanmasını beklerken bol bol D vitamini alıyorlardı. Sonra onların çocukları büyüyecekti, arkasından bir de bunu bunu sonra yazacağım. O çocuklar büyüyecekti, son cümlem.
Bulimia Ve Orgazm
” Ne kadar kitap okursan o kadar iyi sevişirsin. ” S.Freud
Oğuz Atay’ı bitirdikten sonra Albay’ın kaç kişiyi tokatladığını düşündüm. Arkasından yürüyüşe bile çıkamıyor insan Oğuz Atay okuyunca, birazcık sigara yapacak güç kalabilir fakat çok zor insanın birkaç adım düşünmeden atması. İğrenecek kadar sakallı erkek tanıyorum. Bir tanesi tam bir esmer ve okumuş, okumuş adama kız veren babaların kaç torun seveceği muallak ya da korunma yöntemlerini sevmiyorsa -ki çoğu entelektüel adam kondom sevmez, bunun nedenin tenin uyumundan doğan, doğanın bileşenlerini ve ereklerinde var olan kadın çığlıklarının desibelini duymalarındaki iktidar sevdasıdır. Kısacası kadınlara acı çektirmeyi en iyi aydınlar bilir. Bir bakın, aydın ve ünlü filozofların çektirdiği zeki acıları, bu yüzden zekaları ve kadına sahip olma hisleri arasında ince bir çizgi vardır ve buna hiçbir kemer önleyemez. Sonrasında hep adi adam olmaları da bu yüzdendir kısacası, sıradan bir adamın adi olma potansiyelini kadın umursamaz. Unutur ama iktidarını koruyamayan zekası güzel kimsenin karşısındaki kimseye verdiği açık, biz buna kadın olmak da diyebiliriz, o açıktan içeri sızan bir kasıktan daha çok bir acıtma hissini hemen karşısındakine yansıtırlar, güzel bir sigara yakarlar, sonrasında iyi bir senaryo ile karşısındakinin onurunu kıracak sözler sarfetmektense, ilk önce ağlarlar, karşıdaki insan bundan dolayı kendini biraz suçlu hissettikten sonra bağırmaya başlarlar kısacası top çizgiyi geçtikten sonra gerçekten de sevinirler ama filozoflar futbol sevmez, Camus’u kaç kadını umursamıştır ki, kadının çektiği acıdan daha çok, şu ara insanın entelektüel birikimiyle kendi hayatını ve sevişmelerini süslemelerinden midem bulanıyor. İyi yazan iyi sevişemiyor, iyi ressam iyi pozisyona giremiyor, kısacası hunharca sevişmek babamdan oğula geçen bir şey değil, kitaptan geçecek şey, erkeğin kendisini toplumdan sıyırarak, birkaç belgeselvari sözcüklerler, azıcık dili de laf yapıyorsa, onunla yap-boz oynamasıdır. Bu yüzden erkek oyun sever ama kaybettiği anda hırçınlaşır ve sonra en iyi yaptığı şeyi yapar, tüm cinsel kimlikler üzerinden küfretmek. Uzun zamandır sevişmiyorum, Oğuz Atay okuyan kişiler sevişmek istemez, sırtını döner, boynu ağrır, eğer ağrımıyorsa, yazarı beyniniz umursamamış oluyor ve Woody Allen kitapları hariç,okuduktan sonra bunu bir materyale çeviremezsin, o yüzden Wilhelm Reich’ı düşünerek mutlu olun. Midem bulanıyor, yine televizyon açık kalmış.
Björk’le Dans
Ayaklarımın ucuna basarak boyunu uzatmak istedi. Kulağıma yaklaştı ve Joga’nın nakaratını söyledi. Sonra bir ambulans geçti, biz üzüldük, o İzlanda’yı anlattı, ben buzlardan yoksunluğumu söyledim. Havuç getirdi, kesti, elleriyle yedirmek isterken, güzel güzel baktı, sadece odada havuç yedik ve ayakuçlarımızı birleştirip, uyuduk.
Bazı Düzensiz Varoluşçu Geometriler
İnsan evinde delirmeye başlıyor. Mevsimini bilmediğin, her daim seni Tanrı’dan bile yoksunlaştıran, savaşı televizyonda renksiz izlediğiniz evinizde, evet. Tavanın yüksekliğini Ortaçağ’ın görkemli kiliselerinin gotik havasını yansıtması ve ayak parmaklarınızı korkarak paylaştığınız, zeminin delirtici geometrik şekillere sıkıştırılmış barok ahlakı insanı delirtir.
Agorafobik bir annenin ölemeyen ikinci kızıyım. Kız kardeşim ile Tanrı arasında komik bir espri anlayışı vardı. Meryem’den sonra en çok sevilen kadın olabilirdi, rahim kanserinden ölmeseydi. Komik olan, iki rahmi vardı ve bir ölüm iki bakireyi öldürdü. Annemin dışarı çıkamamasındaki en büyük sebebi Hitler’in bıyıklarıydı. Favorilerini yeni düzeltmiş ve berberden çıkarken tütün kolonyasını bıyıklarına süren Führer’i gören annem, o günden sonra dışarı adım atmadı. Onun yavru kangurusu olan ben de keseden çıkmak hiç istemedim. Sevdiğim şeyler, duvarların sıvasını kazımak, karıncalaşan televizyona masal anlatmaktı. Dışarı çıkmayan bir annenin evcimen kızı olarak, mevsimler, günler, dış dünyanın yorgunluğu, fiziksel acının ne menem bir şey, depresyonun nasıl kent insanını etkilediğini fark etmedim. Dışarı çıkmayı istediğim anlarda, kapının üzerine önceden yapıştırdığım yazıyı görüp, uygulamaya başlarım. ” Hitler’den sonra acı çeken Avrupa’yı dayanacak kadar modern (Güçlü) olabilir misin? O zaman havada dur ve düşün. “
Havada kaldığım anda en çok kendi omzumu öperken güçlü hissediyorum ve dayanıyorum. Kendi bedenimi yerdeki bulantısal geometrik hallere bırakıyor ve üzerime alçılar ve boyalar döküyorum sonra hemen birini çağırıyorum, mektuplaştığım birkaç yalnız adamla, kurumadan sevişiyorum, onlar beni temizleyip, atıyorlar havluyu bir yere, hiçbiri yandaki üçgenden, altındaki işaretlerden ve kapının sağında olan el işaretinin inançtan başka bir anlam ifade ettiğini benimle tartışacak kadar iyi sevişemiyorlar. Görecelik kuramını bilmeyen biriyle, artık sevişmeyeceğim.
Havada durduğum anda parmaklarımın en güzel hali olduğuna hep inanmışımdır. İnsanın delirmeye başlamaması için gökyüzüne yakın olması gerekir, tavanı günahkâr bir ressamın tasarladığı bir şapele benzetmek istiyorum. Varlığımızı sıkıştırdığımız dünyadan kalır yani yok buranın, herkesin bir gelip ve gittiği bir ev, tavana çok uzak, yere fazla yakın. Acı çektiğimiz anda çocukluğumuzun aklımıza gelmesi tesadüf olmamalı, insan çocukken havadaki savaş uçaklarına el sallayacak kadar dünya barışına katkıda bulunuyor ve her insanın sadece çalışmak ve iyi baba olmak için yaşadığına inanıyor. Çocuk olmanın acımızla arasındaki bağı, Freud’a sıkıca sarılarak anlatabilirdim. Sakallarına gösterdiği özeni, kucağına oturup, onun kırlaşan, psikolojik tanımlarıyla oynayarak, tartışabilirdim. Peki, parmaklarımın ağırlığını hissettiğim anda ruhsal acımı bağırarak çıkartıyor ve hiç tanımadığım dışarının acısını en içeriden hissedecek insanlar gibi yaşamayı nasıl isteyebiliyordum. Benim de yakınlarım savaşta ölmeliydi, ayağıma yerdeki herhangi bir mermi kovanı çarpmalı ve diz kapaklarımın kanamasına gözyaşlarımla eşlik etmeliydim. Hiç yeni bir ayakkabımın olmayacağı ve hiç eskimeyen giysilerimin bir modaya tekabül etmediğini bilmek, savaştan, Tanrı’nın yokluğundan hatta Hitler’in sigara içmekten sararmış dişlerinden tiksinmekten daha korkutucuydu. Fakat dayan, dayan Madeleíne, tırnaklarının renksiz olması, dişilliğin sadece kendini tatmin etmekten geçtiği bir dünyada, sen varlık sebebini hiç sorgulamadan dayanmalısın, daha kıracak bardakların, yemek yaparken yere düşüreceğin araçların, gerektiğinde sıcak suyla dilini yakacak sinir sistemlerin var. Gerçekten de bombaların pimleriyle yeri kazıp, saklanmak isteyen çocukların, ellerinden akan kanın rengi siyah-beyaz mı? Duvarı yıkacaklarını söylüyorlar, Tanrı öldü diye bağırıyorlar, sanki İncil’den okudukları bir ayet kadar etkileyici sözleri. Kierkegaard değilsin, umut et, sen insansın, insan ölüme bile alışıyor, annem yaklaşık yirmi bir yıl dışarı çıkmadı, öldüğünde ise banyoda onu yaktık, küllerinin topladıktan sonra boya tüplerine karıştırdım, şu anda acıyan parmaklarımla, onu renkten renge, yokluktan varlığa boyadım. Televizyonun karıncalarına masal anlattığım sırada, en çok kiliseye gitmeyi özledim dediğini hatırlar gibiyim, ben o sırada karıncalara, ezildiklerinde nasıl gömülmeleri gerekliliğini ve çoklu karınca yiyen teorimin nasıl tüm dünyayı etkisi altına alacağını anlatıyordum. Ben hiç karınca ezmedim, ayaklarımın altında yürümekten su toplayan baloncuklar yok, helyumun simgesini balonlara doldurarak gökyüzüne anlatmak isteyenlerin, ozon tabakasına duyduğu saygıyı hiç bilmem.
Ben annemin dışarı çıkmadığı zamanlarda ona söz verdim. Öldükten sonra da dışarı çıkmayacaktım, insanlar birbirini katletmediği zamana kadar hep asılı duracağım, gezineceğim gökyüzünde, bolca düşüneceğim, gerekirse kendimi boyayacak, kendimi yalnız bırakmamak için tüm geceler aynayla konuşacaktım ve insanlardan ümidimi kesmeyecektim. Ruhum ve çocukluğum bir kapının girişinde, parmaklarına fiziksel acı veriyor, bedenim ise evin tamamı, yüzü bir başka, içi umut ve umutsuzluk diyalektiği.
Tanrı’ya insanın ölmediği bir gün vermesi için yıllardır dua ediyorum. O gün yaşamın acı üzerine kurulu olmadığını anlayacaktım, o zaman gerekirse karınca ezecek ve insanlara selam verecektim, bir müziğin eşliğinde insanlara kur yapacak ve şu aptal varoluş sancımı ucuz fiyata melankoliklere satacaktım, Tanrı yüzyıllardır söz dinlemiyor. Ben onun için soyunarak dua ediyorum, kadınmışçasına gibi sohbet ederek dilimden anlamasını sağlıyorum, ona varlığımın özden önce geldiği için sana inandığımı ve seni sevdiğimi söylüyorum fakat hiçbir zaman insanlara yalan söylemeye yeltenmediği içinde ondan nefret ediyorum. Parmaklarım ağrıdıkça, onu ısırmak istiyorum, annemin yüzüğü hala parmağımda, beni, babamdan daha çok sevdiği için takıyorum. Babamı hiç tanımamış olmam ilginç ama televizyonda ölüm haberini duyarak, kalıtsal bir gözyaşı dökmem neydi peki? Ölen bir adamın babam olup olmadığını, düşüncelerinin, yok oluşunun, artık anlamı ya da gerekliliği var mı diye sordum, artık ölmüştü ve regl olmaya çoktan alışmıştım. Hiç ölmeyecektim. Bunun kararı en azından belli insanlar ölerek vermişti bana. “Hiç babamla öpüştünüz mü anne ?”, “ O zaman bıyıkları yoktu ve berbat bir ressam olmak istiyordu.” Berbat bir ressam olmak isteyen babamın, Avrupa’nın siyasal haritasının rengini değiştirme tutkusu son bulmuştu.
Kutsal sembolü çağrıştıran kapı işlemeleri ve çarmıha gerilen ben. Televizyon her zaman açık, ben savaş olduğuna inanmıyorum, ölen bir babamın adının Adolf olduğuna da. Rudolf daha güzel bir isim değil mi? Ana haberler, sevimli bir çikolata reklamı gibi değil mi? Bugün gökyüzü ve yeryüzü arasında yaşananlara ve Tanrı’ya öldükçe dua eden insanlara dayanacak gücüm yok, karıncalara masal anlatmak daha anlamlı, şu sıralar Tanrı’ya yönelttiğim dua, televizyonların renkli ekrana geçip, tüm karıncalarımı öldürmeye kalkmamaları, yerçekiminden nefret ediyorum.
Deliliğin sınırlarını kitaplardan arayan insanlardan oldum. Bir akıl hastanesinin penceresinden düşen gülü gören prensin onu almaya çalıştığı andaki kırgınlığı var içimde. Sonra prense gül götüren herkes kaybetti. Oradan uzaklaşmak için başka bir ülkenin sınırları içine gitmeye karar verdi. Orada bilmediği bir günaydın, bilmediği bir akşamüstü vardı, gökyüzünün değişmediğini kimse söyle ki, yüzyıllardır aynı olmasına hangimiz inanabilirdi. Bir insan hayatına girdi mi, uçmakta olan kuşun kanatlarını çırpma sayısı, bir annenin çocuğunu azarlama ve bir karıncanın yerdeki çöpü kaldırma halindeki rüzgarın ona meydan okuma kuvveti değişmektedir. Bu yüzden tüm varlıklara yardım edin, kimseyi hayatınıza sokmayın. Ben bunu başardığımı söyleyemem, oyun seviyorum, homo ludens kavramını hep hayatımın bir tarafında aç tuttum ve her kimseyle bu dünyayı değiştirebileceğime inandım, bu kavramın homo sapienslerde uygulanmasının yasaklı olduğunu kutsal kitapların birkaç ayetinde okudum ama oyun sadece belli bir bildirge ile açıklanmalı ve başlama tarihi ile bitiş tarihi arasında üç birlik kuralı uygulanmalı diyor, ben idealist felsefeniyi dünya bakış açısı olarak almadığımdan her zaman berbat bir Aristotelesçi oldum, mantığı Descartes’in umutlu halinden aldım, Nietzsche’yi sevdim ama okumaktan korktum, işte hayatıma sokacağım insan da bu şekilde var olmalı dedim, sonra bir bakıyorsun, kuşlar mutsuz, çok umurumda hayvan sevmem diyorum, ama her zaman başım yerde oluyor, karıncaları ezmemeye çalışırım, korkutur, eski bir karınca duasında okudum, insanların yere bakmadan yürümesi özgüvendir ama karıncaların bunu kaldıracak kuvvetleri yoktur. Fark ettim, şu sıralar kendimi bir şeye adayacak gücüm kalmamış, biraz mür dökmüşüm üstüme, burnuma sokmuşum ve aynadan kendime bakmışım, elimde bir tokmak var, birazcık vurunca aklımdan milyarlarca küfrün kulaklarıma yansıması geldi ve dayanacak gücü nasıl bulacağımı bilemiyordum ve ikincisini vurmak istediğimde daha sert, daha güçlü bir tokmak sesi çıkarmalıydım ve bitmiştir, duruşma bitmiştir diyecek kadar tok olmalıydı ve vurduğum anda beynimden gelen sessizliği kulaklarım kaldıramadı ve kan akmaya başladı ve beynimin parçaları burnumdan dökülürken ben yere uzandım ve yanı başımda viledanın püsküllerine bakıp, akan kanımın ona deyip, değmeyeceğini hesaplayacak matematik bilgimden yoksun kalmıştım, sağ lobum sol burnumdan akarken, insan sadece ne komik diyordu, ellerimi kaldırmak için sol lobun yaratıcılığını kullandım ve duvara uzandım, sonra yanı burnumda metali çıkartıp, kasıklarıma saplayarak açtım, içindeki tüm organları sağ elimde tek tek çıkardım ve mür suyunu doldurdum, sonra üstüme kireç döktüm, doktorlar geldiğini göremeden gözlerimi kapattım, onlar belli imgeler ve böcekler olan dualarla beyaza sardılar ve ellerim eskisinden daha güzel, eskiden daha zayıftı, beni otuz üç gün müzik eşliğinde beklettikten sonra bir müzeye götürdüler ve sergilemeye başladılar, yaşamımda görmediğim ilgiyi bu müzede günde iki yüz binden fazla kişiyle gidermeye çalışıyordum, zayıf olmak her zaman ilgi çeker ve iktidar her insanın hayatında var olmasını sağlar, duygular mı? Hiçbir insanın var olma sebebi bu olmadı, o yüzden sadece işine git ve bunu arama demeyi artık, her gün çalışarak, metalaşan bedenimle öğrendim. Sanatına aşık olan kimselerin duygu metasına, terminallerde bir lira atarak içine sizin orgazm olmanızı sağlayan makinalar kurulduğunu bildiren gazeteyi okumalarını salık veririm.

Kit,benim için sevmek, seni sevmektir.
Sözlerimin yoksunlaşma sorununu yazıyorum. Bir şeylerin etrafımda gezinmesinden mi yoksa nasıl bir dünya görünüşü ya da suçu atacak bir sıcak şehir hikayesi belki de ama ertelediklerimin canımı sıkıyor olması ve yeni kurgusu olan Bay Kafka Bayan Lal adlı romanıma bir türlü başlayamıyor olmamın herhangi bir ölümcül hastalığa benzer tarafını anlatamak, birçok doktorun uğraşmayacağı bir şey. İnsanlardan hiçbir zaman uzak kalamıyorsun, eğer suratsızlık yapana biri olarak yetiştirilmediysen, yorgunluğumu çıkarmak adına Çölde Çay vari bir şey izlemek tekrardan, tekrardan varoluşçu felsefeye inandığımı sorgulatmak ve arada ne oluyor, ne bu yahu diyebilmek istiyorum. Dünya görüşünü sevdiği insanlara göre değiştiren bir topluluğun arasında, sadece vaat dinliyorum. Herkes her şeyi söyleyebilmekte özgür ama hareket kabiliyetlerinden neden yoksunlar, aşkları için yıllarca yazı yazıp, karşısına çıkmaktan acizlerin, şiir yazarken ukala olmanın avamlığını yaşayanların ve yazınsal ürünü sadece saçma diye tanımlayarak, hiçbir metin çözümlemesine kafa yoramayacak tüketicilerin yaşam alanında olmasına nasıl izin veriyorum. Eve kimseyi davet edemeyen bir çocuğun, ileride kimseye hayır diyememe sendromu ama pek çok şeye inancım kalmadı. Bu yüzden insanlara hikayemi anlatma lüksünü verip, vermemek arasına kaldım. Ne kadar popülerseniz o kadar gereksizsinizdir sözümden sonra bu korkutur oldu beni. Şu aşk konusuna gelince, kimse çizgifilm karakteri gibi elimi tutacağını sanmıyorum, gerçek dünyada değilim ben.
Her anı, ölüdür.
Şimdi sen de bir anısın. sen de ölüsün. her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. sözcüklerim olmadan, o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. o caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öyle yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere. ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere. bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşımak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor. ( T.Özlü) Bu geceyi kapattım.Her var oluşun sancısını yatmadan önce mastürbasyon yapan her sevimli yabancı gibi uykuya dalamadım.Parça parça ölümü yaşıyor olmak,bundan haberdar olup,sol elindeki keskin kokuyu bile suya bulaştırmadan uyumak beni kirli olduğuma bile inandırmıyor.Egodan dolayı boşalamıyor bile beden yoksa neden ağlanır ki?Müzik sesini duymuyor musunuz?Kadının sesi kaynar sugibi,dökülüyor insanın saçlarına,yardım ediyor yaşlanmaya.Hasta olduğunu kabullenmek bilgeliktir,teşhis koymadan kabullenmek nedir peki?Bana kimse yanmayan sigara ile yürüyen bir kadın gösteremez sokaklarda.Daha kimse bu kadar yalnız olmadı,yaktılar. İnsanlarla konuşa konuşa kendimi hasta ediyorum.Buna konuşmak denmez,alışveriş üzerine kurulu bir yaşayış.Bir annem var,onun da çocuğu başka.Bir kadın var,onun doğumu benim ölümüme işaret,her anı ölü,ya her ölü?Pazar günlerini sevmiyorum anne,pazar günlerini sevmiyorum Sayın anne?Sisli bir gün çalıyor kulağımda,o koku,ben birilerini hamile bırakmak istemiyorum.Ölecek olanı dünyaya getirmek,babam düşündü mü becerirken,oğul vermek kolay da can vermenin zor olduğunu?Başkası için… Bir şehirde kalamamak.Ya o şehri kafandan çıkaracaksın ya da o şehirde yaşamını sürdüren kendini.Kendimle karşılaştım,bana doğru yürüyüp,ağlıyordu.Çekmedim,konuşmak da istemedim.Kör olana göz olmak istemem.Bir şarkı var,onu bulamadım şimdiye kadar,bulursam sağır olacağım… ” Uzun ve uzak bir ara, yeni bir dil, dinime bulaştırana kadar. “

